Röportajlar

19/03/2018

Yazar Aykut Ertuğrul İle Röportajımız

Okur Yazar atölyemizin kıymetli hocalarımızdan Sayın Aykut ERTUĞRUL hocamızla söyleştik. Keyifli bir sohbet oldu. Sizi bir an önce bu keyifli sohbeti okumaya davet ediyorum.

 

Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

Böyle sorulara cevap vermek hem zor hem kolaydır. Çünkü çoğu zaman insan, kendi geçmişini kendi şartlarına uygun bir şekilde yeniden yazar. Her defasında, her sorulduğunda, düşünmek zorunda kaldığı her seferinde. Çoğu zaman farkında bile olmadan hem de. Soruya dönelim: Bana, daha ilkokul sıralarında bile yazdığım kompozisyonlar çok iyiymiş gibi geliyor mesela. Yani daha o zamandan öykücü olacağım belliymiş! Bildiniz evet: Bu kendi kendime söylediğim koca bir yalan. Eğer bugün bir yazar değil de ressam olsaydım, iyi kompozisyon yazdığıma dair hatıram kaybolup gidecekti, bu durumda çizdiğim ilk ırmak, dağ, ev, ağaç resmini hatırlayacaktım sanki. Geçmiş, bugünden geriye doğru yazılan bir şeydir ve biz neyi hatırlayıp neyi unuttuğumuz, hangi sıraya göre unutup hangi sıraya göre hatırladığımız hakkında hiçbir fikre sahip değiliz. Nörologlar bu konuda hâlâ çaresizmiş duyduğuma göre. Bu uyarıdan sonra şu sıralar kendime söylediğim yalanı sizinle paylaşabilirim ancak; inanıp inanmamak size kalmış. İlk defa yazmaya, yirmili yaşlarımın ortasında -biraz geç- başladım. Nerede başladım? Evimde. Üzerinde bir sürü kitabın yığılı olduğu masamda. Burada vurgu ne masaya ne eve; tam olarak kitaba. Önemli olan kitaplarla yatıp kalkmak, romanların, öykülerin, düşünce kitaplarının bize açtığı kapılara girip o labirentlerde kaybolup çıkamayıp sonra çıktığını sanıp sonra tekrar çıkamayıp bir umut yazmaya sığınmaktır. Yani en azından bana böylesi daha sağlıklı geliyor.

Kaç yaşında olduğunuzu anımsıyorsunuz?

Dediğim gibi adına “öykü” diyerek bir metin yazışım, yirmili yaşlarımın ortasına denk geliyor.

Sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu?

Düşünelim; öğretmenim? Hayır. Ailem? Hayır. Bir arkadaşım? Hayır. Tamamen kendi kendime oldu desem yalan olmaz doğrusu. İlkokul çağlarında biz Ankara’dayken Yozgat’ta yaşayan öğretmen eniştemin gönderdiği bir koli kitabın da katkısı büyük. Sonra liseyi yatılı okulda okumam da etkili oldu sanıyorum.

Ve evet, acılar. Yazmak ve okumak için üç şey gereklidir: yeterince acı, yeterince yalnızlık ve yeterince kitap. Büyürken bu üçü de etrafımda bolca mevcuttu. Allah eksikliklerini göstermesin.

ilk okuduğunuz kitap, şiir, deneme, hikâye veya yazı, dergi, gazete?

Kemalettin Tuğcu, Jules Verne ve Altıparmak Peygamberler Tarihi ilk okumalarımın yıldızıydı. Sonrası büyük bir karmaşa, her kitapta biraz daha artan, bitmeyen bir susuzluk hali. Hep söylerim, bu kendi lanetini de içinde taşıyan bir çeşit lütuf. Okuma alışkanlığı nasıl kazanılır, bir kitaptan ötekine nasıl geçilir; insan kendi listesini nasıl oluşturur; formüle edilir bir tarafı yok. Bir adım sonrasını kestiremeyeceğiniz bu yüzden de büyüleyici bir maceradır okurluk yolculuğu.

 ilk yazdığınız yazı-şiir yayınlandığında ne hissettiniz?

Heyecan, coşku, mide bulantısı, utanç… Hepsinden biraz. Sonrasında eksiklerimi gidermek, daha iyisini yazmak için yeniden kaleme ve kağıda sarıldım. Sonra yeniden yeniden yeniden… Hâlâ yayımlanan bir eserim karşısında aynı karışık duyguları hissediyor ve hâlâ aynı motivasyonla yazmaya devam ediyorum; daha iyisini bu defa yazabilir miyim acaba!

Yazma tutkunuzu başından başlayarak anlatır mısınız?

Yazmak bende bir tutku mu? Bilmiyorum. Kendimi biraz geç de olsa bu işin içinde buldum ve giderek ayrılmaz bir parçam haline geldi. Yani önce bir tutkuydu sonra o tutku kuvvetlendi diyemem; bir şekilde yazmaya başladım, ardından okumak ve yazmak beni inşa eden, beni ben yapan şeye dönüştü; hayatımın merkezine oturdu. Bugün yazmayı bıraksam yaşayabilir miyim? Elbette, mutlaka, eksikliğini hisseder ama buna dayanabilirim. Yazmazsam ölmem yani. Söylediğim gibi beni ben yapan şeylerin arasında ilk sırada ama bu, bundan sonra da hep hayatımın merkezinde olacağı anlamına gelmiyor; bir gün bırakırsam bırakmışımdır; büyütmenin alemi yok.

Daha çok ve özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız?

Çocukluğum herkesinkinden farklı değil. Ortalama bir çocuk, ortalama bir öğrenci nihayet ortalama bir yetişkin oldum. Ortalama sevinçler, acılar, tasalar… Öyle olağanüstü bir hayatım olmadı; zaten iyi bir onur ve yazar olmak için hepimizin dehaya, olağanüstü hayatlara filan ihtiyacımız yok. Azimle çalışmaya, yöneldiğimiz yere bütün vücudumuzla yönelmeye, istidatımız varsa onun hakkını vermeye çalışmalıyız; gerisi gelir.

Artık yazar olmuştum dediğiniz zamana kadar olan çabanızı yazar mısınız?                     

Bir şeyler yazmaya başladığımda, benim gibi olanlar ne yapıyor diye etrafıma bakınca edebiyat dergileriyle tanıştım. O günden beri hemen hemen bütün edebiyat dergilerini takip ederim; edebiyat dergileri bizi yazar yapar, kuşağımızla, ustalarla tanıştırır; edebiyatla ilgili görgü kazanmamıza yarar. Neyin doğru neyin yanlış neyin komik neyin soylu olduğunu öğreniriz. Söylediklerimi hafife almayın, bu görgüden haberi olmadığı için kendisini gülünç duruma düşüren üstelik bunun farkında bile olmayan yazarlarla dolu edebi kamu. Türkiye’de edebiyatın ve düşüncenin nabzı oldum olası dergilerde atmıştır; ciddi bir yazar, düşünce adamı dergileri takip ederek çok daha hızlı mesafe kat edebilir.

En önemlisi, her zaman en önemlisi genç yaşlı her yazarın okuduğu her metinden kendine pay çıkarabilmesidir. Genç yazarlar, öykü, şiir, roman okurken sıradan okurun dikkatini biraz aşıp bir meslektaşının eserini inceleme hassasiyetini gösterebilmelidir. Çünkü yazarlık daima, kendini başkasının yerine koyabilmeyi gerektirir. Karakterlerin yerine olduğu kadar başka yazarların yerine de.

 

                                                                                                                                                                                                                                             Röportaj/ Ahmet UÇAR